.

Döviz Kurları   Hava Durumu   İstanbul Yol Durumu

......    “Ya Rabbim;

           Bir Gün Bana da Böyle Bir Okul Yaptırmayı Nasip Eder misin?”

 

“Yaşarken ülkemizin çıkarları öncelikli olmalı, ona göre yaşanmalı ve kararlar alınmalı. Tekrar tekrar söylemekte fayda görüyorum; birlikte olmak, birlikte hareket etmek çok önemlidir. Ülkem ve bayrağım benim için kutsal değerler. Ülkem ve bayrağım, özgürlüğüm, bağımsızlığım olmayınca, param olsa ne olacak? Ülkemize ve değerlerimize sahip çıkmalıyız.”

 

 

 

 

 

TT Magazin: Sayın Mustafa Aydoğdu; biliyoruz ki sektör içerisin de tanınan saygın bir yeriniz var. Fakat ben birinci ağızdan “Mustafa Aydoğdu kimdir?” sorusuna yanıt isteyeceğim. Ayrıca bildiğim kadarıyla iş hayatına bakkal dükkânıyla başladınız ve bugün başarılı bir işadamıyla karşı karşıyayız. Bugün geldiğiniz noktaya kadarki süreci sizden dinleyebilir miyiz?

1948 yılında Sivas Yukarı Kara Köyünde doğdum. İlkokulu köyümde okudum. İlçemize ve köyümüze elektrik 1955 yılında geldi. Köyümüz büyük bir köydü. Uzun yıllardan beri ortaokulu olan ve okuma yazma oranı yüksek ki yanlış hatırlamıyorsam 1987 yılında okuma yazma oranı %98 olan bir köy. Yani eğitimin öneminin kavranmış olunmasının  göstergesi olması açısından önemsiyor ve üzerinde duruyorum.

İlkokulu bitirdikten sonra babama ısrar ederek bir bakkal dükkânı açtırdım. Hem ortaokulda okuyordum hem de bakkal dükkânını çalıştırıyordum. Çalışmayı çok seviyordum. Öğretmenlerim alışverişlerini genelde benden yaparlardı ve fark ettirmeden öğretmenlerime indirim yapardım. “Allah Rahmet Eylesin” İsmail Köksal adında bir öğretmenimiz vardı. Bir gün dedi ki: “Önceki günkü alışverişten 15 kuruş eksik almışsın.” Hayır, hocam; indirim yapmıştım” dedim. Öğretmenim: “İndirim yaparsan bir daha bu dükkâna gelmem” dedi. Babama öğretmenimin gelecekte ticareti bilen birisi olacak bu çocuğun önünü ticarette kapama dediğini duydum. Ortaokul yıllarında belediyenin bakkal dükkânın olduğu yeri yıkma kararı üzerine babama araba aldırmak istedim. Bir kamyona ortak oldum. Böylece bir kamyon serüvenimiz oldu. Askere giderken kamyonu satmak istedim. Kamyonu sattığımız arkadaş parayı ödeyememişti askerden döndükten sonra kamyonla işe devam ettim. O dönemde siyasi bir akım vardı ilçede ve kendimi o akımın içinde buldum. Bir partinin ilçe başkanı seçildim. Öyle şartlar oluştu ki Ankara’da rahmetli Alparslan Türkeş ile karşı karşıya geldim. 23 yaşındayım, tir tir titriyordum. Anadolu’da yetişmiş bir genç olarak karşınızda bir lideri gördüğünüzde tedirgin oluyorsunuz. Belediye Başkanımız Mehmet Ali Dündar ağabeyimize dedi ki: “Tespit doğru. Heyecanını yenmesine yardımcı olun ve faydalanın.” toplantı böyle bitti.

O günün şartlarında bilgisizlikten, ilgisizlikten insanlar birbirlerini kırabiliyorlardı. Fakat benim insanlara yaklaşımım bugünkü yaklaşımımdan farklı değildi. Kahvesi olan sosyal demokrat bir ağabeyimiz vardı. Ben hep onun kahvesinde otururdum. O günkü şartlarda bana hep “Komünistin kahvesinde niye oturuyorsun?” derlerdi. Oysaki söyleyenlerinde komünistin ne anlama geldiğini bildiklerini sanmıyorum. Siyasette var olamayacağımı o günlerde anladım. Çünkü ben insanları ayıramıyor, ayrım yapamıyordum. Düşünce ve siyaset insanları ayırıyordu. Şiar Yalçın adında bir savcımız vardı. Komünist savcı derlerdi; lakabı öyleydi. Komünizmin ne olduğunu bilmiyordu insanlar aslında. O zamanlar da ticari bir aracım vardı. Jeep ile köylere yolcu alıp götürürdüm. Bir gün savcımız beni makamına çağırdı ve dedi ki:  “Bu memleket sana küçük gelir. Bu memleketten git”. Birlikte çay içtik sonra çıktım kendi kendime; ben sağ görüşlüyüm bu adamda sol görüşlü burada olmamı istemiyor diye düşündüm. Fakat bir iki nahoş olay oldu bazı kişiler arasında ve işte o zaman anladım ki savcımız bana doğru söylüyordu. Hemen arabayı sattım. İstanbul’da bir yakınım vardı. Eski ortağımla birlikte İstanbul’a geldim. Bazı konuları yeri geliyor objektif göremeyebiliyorsunuz ama Allah’ın verdiği aklı kullandığınızda anlayabiliyorsunuz. Benim özelliklerimden biridir ve önemlidir diye düşünüyorum. Her zaman benden büyük, inandığım insanlara danışır, fikirlerini alırım, istifade etmeye çalışırım. Kararımı vermiş olsam da danışırım. Bu bazıları tarafından farklı algılanabilir ama bence akıl akıldan üstündür.

İstanbul’a geldikten sonra birkaç yıl market işlettim ve iyi para da kazandım. Sonra babamın memleketi çok özlemesinden dolayı geri döndük. Babamın son yıllarıydı.  7-8 ay memlekette kaldıktan sonra tekrar İstanbul’a döndüm. Memlekette kaldığım süre içinde Şoförler Cemiyeti Başkanlığına seçildim. Aktiftim ve tüm partililer tarafından da sevilirdim. CHP İlçe Başkanımız Ömer Yalçın ile akşamları rakı içerdik. Herkes şaşırırdı. MHP’li ve CHP’li yani komünistle faşist aynı masada ve birlikteler. O dönem de bile düşündüklerim doğruymuş diye düşünüyorum.

Tekrar İstanbul’a dönüp imalata başladığımızda üç ortaktık. Bir ortağımız uyum sağlamadı ayrıldı. Sonrasında ablamın oğlu makine mühendisi Memduh Bey ile birlikte devam ettik. İmalata başladık uzun yıllar imalat yaptıktan sonra akrabalarımızla birlikte 7-8 kişi Tezmaksan’ı kurduk. Şartlar zordu…

Bir ithalatçı ya da imalatçıdan mal alıyor aracılık yapıyorduk. Bende imalatı yönlendiriyordum. Ortaklar arasında bir sıkıntı oldu ortaklar ayrılmak istedi. Böyle olunca Tezmaksan’ın başına geçmek zorunda kaldım.

1987 yılında satışın başına geçtim ve o gün masa ve sandalyeleriyle sermayemiz 84 bin liraydı. Ticarete olan yatkınlığımız dolayısıyla işe adapte oldum ve profesyonellerle çalışmak istedim. 1999 yılına kadar ortağımla birlikte çalıştık. Sivas demir çelik olayında iyi niyetle başlayan fakat bazıları tarafından suiistimal ile sonuçlanan sıkıntılı olaylardan sonra ayrılma kararı aldım. Ayrılacağıma inanmadı. Çünkü 8–9 şirkette ne kadar hissemiz olduğunu bilmezdik. En büyük hissedar Tezmaksan’ da Memduh Bey olmasına rağmen yıllarca ben yönettim. İmalat şirketinde en fazla hissesi bulunan bendim fakat yıllarca Memduh Bey yönetti. Parasal bir sorunumuz yoktu fakat bir ilke farklılığı sonucunda ayrılmamız gerekti. Onun da işleri gayet iyi. Bütün ortaklıklarımız helalleşerek bitti ve herkesin işi gücü var.  Altı çocuğum var 4 kız, 2 oğlan. Bende çocuklarımla birlikte çalışıyorum. Büyük oğlum Hakan Bey; şirketimizin Genel Müdürü, en büyük kızım Fatma Hanım finansın başında, onun küçüğü oğlum Celal Bey Gebze’de bulunan fabrikanın başında yılbaşından beri ve en küçük kızım Hatice Hanım pazarlama bölümünün başında, iyi bir ortamımız var. Çocuklarımla birlikte huzur içinde çalışıyoruz.

Aile şirketlerinde çalışmalar zordur fakat biz profesyonelce bir yaklaşımla çalışıyoruz. Çocuklarımın hepsi şirket ortağıdır. İşlerini seviyorlar. Ülkemizdeki aile şirketlerine baktığımda bizde sorun yok diye seviniyor, şükrediyorum. Bir babanın da yapmak istediği görmek istediği en güzel şey diye düşünüyorum. Bunların arkasında görünmez bir kahraman var. Eşim; çok mütevazı, tam bir ana, tam bir Anadolu kadınıdır ve her zaman vericidir. Bugünlere gelebilmemizde ve rahmetli ana-babamın dualarını almamızda ki en büyük katkı eşimindir diye düşünüyorum.

Tekrar Tezmaksan’a dönecek olursak; ortaklık yapısından çıkıp kendi ayaklarımız üzerinde durduğumuz zaman yıllardır hayal ettiğim dış ticaret şirketini kurdum. O zamanki pazardaki payımız %10–11 civarındaydı. Şu anda yüzdelik vermek doğru olmaz diye düşünüyorum ama iyi bir payımızın olduğunu ve adet bazında baktığımızda da en çok makine satan firma olduğumuzu söyleyebilirim. Ama bu çok satıyoruz anlamına gelmiyor.

Tezmaksan şu an profesyonellerce yönetiliyor. Önümüzdeki yıllar için Genel Müdürümüz Hakan Beyin düşüncesi; kendisinin de tamamen farklı bir konuma geçmesi ve her şeyin profesyonellere bırakılması. Türkiye’de profesyonellik yeni oluşan bir olgu ama bence doğru bir karar. Tezmaksan’ın geleceğinin açık olduğu kanaatini taşıyorum. Sektörümüzdeki insanlarla işbirliği yaptığımız müddetçe hem bizim hem de sektördeki diğer insanların daha iyi işler yapacağına inanıyorum. Rakiplerimizi rakip olarak gördüm ama düşman olarak hiçbir zaman görmedim. Dost olarak gördüm ve hiçbiriyle bir sorunumuz olmadı. Sağ olsunlar bizim sektörün duayenleri Yahudi kökenli vatandaşlarımız Victor Bali, teknikel Raur Bey, her ikisinden de çok şeyler öğrendim. Hala Erol Hasid Bey, Jak Kamhi Bey ile görüşür, fikirlerinden faydalanırız. Sektörümüze çok büyük katkıları olmuştur. Onlardan alıp satarak öğrendik bu işleri. Gerçeği kabul etmek gerekiyor. Ticareti Yahudi kökenli dostlarımızdan öğrendim ve halen de öğrenmeye devam ediyorum. Sektörde bir eğitmenlik görevi yaptılar aslına bakarsanız. Profesyonel olarak çalışıyorlar ve doğru olan ilkelerinden taviz vermiyorlar. Doğru yaptıkları kanaatindeyim. Jak Bey’in özellikle Ankara’daki bürokratlardan daha bilgili olduğunu söyleyebilirim. Şaşırtıcı şeyler söyleyebilir. O da mesleğine verdiği önemden kaynaklanıyor. Bence bir insanın başarılı olması için öncelikle inanması, güvenmesi ve çalışması lazım. Bu üç ilke bir arada olduğu zaman başarı da ardından gelecektir. Ama Türkiye şartlarının ve ekonomisinin değişken koşulları dolayısıyla kaybedebilirsiniz. Şartlar aleyhinizde oluşabilir ve batabilirsiniz ama dürüstçe geçirilen bir süreç ise ben yeniden piyasaya çıkanlara ve benden mal isteyenlere mal vererek destek veririm, yeter ki her şey dürüstçe olsun. Birbirimizi desteklememizin her zaman çok önemli olduğuna inandım. İyi bir sektöre hitap ettiğimizi düşünüyorum. Sektördeki insanların yaşım itibariyle saygı göstermelerinden de mutlu oluyorum. Herhangi bir meslektaşımın bir sorunu olduğunda koşarak gitmeyi bir görev sayıyorum. Herkesin iyi, sağlıklı ve mutlu olmasını istiyorum.

 

TT Magazin: Sayın Mustafa Aydoğdu; başarılı bir işadamı kimliğinizin ötesinde içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluklardan kaçmayan ve sorumluluk alabilen bir yönünüzde var. Bu konuya yaklaşımınızdan ve içinde bulunduğunuz çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

 

Çocukluğumda da paylaşmayı çok severdim. Ortaokula giderken babam köyde ekonomik durumu en iyi olan insandı. Bir saatlik yolu yürüyerek gider gelirdik. Karda kışta ise 50–60 cm karda yürürdük bu yolu. Yanımızda bize verilen yiyecek ise analarımızın köy fırınında pişirdiği bir soğuk ekmekti, fırsat bulurda okuldaki sobada ekmeği ısıtabilirsek sıcak yerdik. Arasında çoğu kez katık da olmazdı olsa da çökelek olurdu veya kışsa cebimize bir elma koyarlardı ekmekle onu yerdik. O dönemin gerçekleri buydu ki babam köyümüzde durumu en iyi olan insandı. Pazartesi günleri semtimizin pazarıydı. Babam pazara geldiyse fırından ekmek alırdı, çarşı ekmeği derdik o zamanlar. Çarşı ekmeğini alır arasına da 50–100 gram helva koydurursa dünyanın en mutlu insanıydık. Ben zeytini ortaokul 1.sınıfta yedim. Acı bir şey gibi gelmişti yiyememiştim, çünkü bilmiyorduk. Türkiye’nin bazı gerçekleri çabuk unutuluyor ama unutmakla durum değişmiyor. Ortaokul yıllarından sonra da, İstanbul’a gelişimden sonra da sosyal olayları ihmal etmedim. Memleketimle ilişkilerimi sıcak tutmaya çalıştım. En azından yılda bir-iki kez de olsa memleketime gitmeye çalıştım. Duman Baba denilen etkinliklerimiz var. Geçtiğimiz yıl 19.sunu gerçekleştirdik. Ferdi olarak yapılırdı eskiden. Daha sonra profesyonel şekilde yapılır şekle dönüştürdük. Ağustos ayının ikinci pazarı yapılan etkinliğimize 10–15 bin kişi bazen 20 bin kişi toplanır, dua edilir, yemek yenilir, herkesin görüşmesi sağlanır. Gurbetteki hemşerilerimiz genellikle o günü beklerler tatil için. Davetiye yoktur herkes bilir ki ağustos ayının ikinci haftası Duman Baba etkinlikleri vardır. Sabah 5’te ormana gittiğinizde oturacak yer yoktur. İnsanlarımız görüşürler, piknik yaparlar. Öğlende de 3–4 ton etle bulgur pilavı yapılır. Sorunsuz dağıtılır o kadar kişiye. Güzel bir organizasyon oluyor. Allah nasip etti oraya bir türbe yaptırdık. Namaz kılma yerleri, abdest alma yerleri yaptırdık. İnsanların orada bulundukları sürede ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri yerler yapıldı. Mevlit okunuyor, namaz kılınıyor, insanlar görüşüp sohbet ediyor ve akşamüzeri dağılıyorlar. Sivas’a gitmek bana tatile gitmek gibi geliyor ki ben uzun süre tatil yapamayan bir insanım. Boş durmak bana göre değil. Sorumluluk duyuyorum ve ne yapabilirim diye düşünmeden duramıyorum.

Enerjimi her zaman verimli ve iyi işlerde kullanıyorum. İlçemin Vakıf ve Dernek Başkanlığını yaptım yakın zamana kadar. 7 tane vakfın kurucusuyum. 6 tanesinde görev yapıyorum. Ailemizin adına bir vakıf kurmak istedik fakat vakıflar kanunu yeni çıktı biliyorsunuz. İki yıl uğraştık vakıf kuramadık. Ama zannediyorum ki neticelenecek bu yeni kanunla, çözülecek diye umut ediyorum. Aynı zamanda da İstanbul’da sosyal kulüplerde, derneklerde görevler yaptım. İsimlerini saymak istemiyorum. Fenerbahçeliyim ve kongre üyesiyim. Ama sporun doğrusunu severim. Sivas’a maça gittik ben Sivaslıyım ama Galatasaray bizi yendi ve biz ayakta alkışladık. Sporu da spor gibi yaşamak gerekiyor. Taraf olmak başka bir boyut ama fanatizm boyutuna geliniyorsa bunu doğru bulmuyorum. Fanatizm hangi konuda olursa olsun doğru olmadığı inancındayım.

Altı tane vakıfta faal olarak çalışıyorum. Takım Tezgâhları Sanayici ve İşadamları Derneğinin (TİAD) kurucu başkanıyım. Yıllar önce çok zor şartlarda kurduk. Derneğimizin ve yönetimin bize vereceği görevlerden kaçmıyoruz. Elimden geldiğince en azından fuarlar konusunda tecrübeli olduğum için istifade etmeye çalışıyorlar. İyi yöneticiler seçiliyor. Başkanlarımız zamanlarını ayırıp iyi işler yapıyor, emek veriyorlar. Aynı zamanda Sivas Sanayi ve İşadamları Derneğinin başkanlığını yürütüyorum. Sosyal yönlerde çalışmayı seviyorum. İnsanlarla beraber olmayı seviyorum. Din, dil, ırk ayrımı hayatımda yapmadım. Elhamdülillah Müslüman’ım ve herkesin inancına saygım var. Benim iki arkadaşım var ateist, ailece görüşürüz. O onun düşüncesi ve farklılığı diye düşünüp saygı duyuyorum. Dini vecibelerimi yerine getiremiyor olabilirim ama elimden geldiğince yerine getirmeye çalışıyorum. Umreye gittim. Allah nasip ederse Hacca da gitmek istiyorum. Bunu anlatmamdaki neden şudur ki; insanları şekle sokmamalıyız. İnsanları şekle sokunca ayrıştırıyoruz. Mesafeleri açıyoruz oysaki biz mesafeleri yakınlaştırmalıyız. Din, ırk, dil farklılıklarını öne çıkartmayacağız. Biliyorsunuz Sivasımızda bazı üzücü olaylar oldu.  Bize zaman zaman soruyorlar “Yananlardan mısınız?” yoksa “Yakanlardan mısınız?” diye; biz ne yananlardanız, ne yakanlardanız, “Biz Sivaslıyız” diyoruz. Yani onu dışardan bizim içimize sokanlar ya da içeriden cahil birkaç kişinin yaptığı bir şeyi biz Sivas’a mal edemeyiz veya bir ülkeye mal edilemez. Onun için Allah güzel ülkemizde birlik ve beraberlik içerisinde kardeşçe yaşamayı nasip etsin ama bizlerde aklımızı kullanıp birbirimizi kucaklamayı, yakınlaşmayı perçinlemeli ve desteklemeliyiz. Hepimize yetecek kadar su da, hava da, ekmek de var diye düşünüyorum. Güzel ülkemin güzel insanları birlikte kardeşçe yaşamayı hak ediyorlar. Yaşarken ülkemizin çıkarları öncelikli olmalı, ona göre yaşanmalı ve kararlar alınmalı. Tekrar tekrar söylemekte fayda görüyorum birlikte olmak, birlikte hareket etmek çok önemlidir. Ülkem ve bayrağım benim için kutsal değerler. Ülkem ve bayrağım, özgürlüğüm, bağımsızlığım olmayınca, param olsa ne olacak? Ülkemize ve değerlerimize sahip çıkmalıyız.

 

TT Magazin: Sayın Mustafa Aydoğdu; bir okul yaptırdığınızı biliyoruz. Okul yaptırma düşüncesi sizde nasıl oluştu ve hangi duygu, düşüncelerle yola çıktınız? Bu düşüncenizin gelişim ve yaşama geçirme sürecini nasıl yaşadınız?

 

Köyden ortaokula gelip giderken çok zorluklar çektik. Yırtık lastiklerle kar kış demeden okula gittik. O zamanlar öyle okul yaptırma hayalim olamazdı. Defter kalem parası bulmakta zorlanan insanlar nasıl okul yaptırma hayali kurabilir? Ama İstanbul’a gelip vakıf başkanı olduğum zaman 1988 yıllında İbrahim Karakullukçu (Elektrik Yüksek Mühendisi) ağabeyimiz Koruhisar Cumhuriyet İlkokulu’nu yıkıp yeniden yaptırdı. Ben de ona vakıf adına bir plaket verdim. Plaketi ona verirken köyümden ilçeye iniş yolu tam karşıma geldi işte o anda içimden “Ya Rabbim; bir gün bana da böyle bir okul yaptırmayı nasip eder misin?” diye dua ettim; bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Ve Allah’ın izniyle ilk imkânım olduğunda okul yaptırmak isteği içimde hâsıl oldu. Sağ olsun eski Valimiz Hasan Canpolat’a düşüncemi açtım ve birlikte istişare ettik. Kendimizin yaptırmasının daha sıkıntılı olacağını, kaynakları milli eğitime aktararak onların yani valiliğin yaptırmasının daha doğru olacağını söyledi ve bizde öyle yaptık. 16 derslikli bir okul yaptırdık. 220 yavrumuzun kalabileceği bir yurt yaptırdık. Bu sene eğitim devam ediyor Allah nasip ederse de 6 Haziran 2008 tarihinde açılışını gerçekleştireceğiz.

Allah nasip ederse de ölmeden okul veya eğitim kompleksi yaptırmayı düşünüyorum. Bu ülkede başımıza ne geliyorsa cehaletten, eğitimsizlikten geliyor. İnsanlarımızın okumasını sağlamamız gerektiğini düşünüyorum. Ülkemizin en büyük sorunlarından birisi eğitimdir. Hali hazırda uygulanan eğitim sistemimizin bana göre yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Çünkü gençlerimize bakıyorum çoğunluğun değerlerimize sahip çıkmadığını görüyorum. Gençliğimizde büyük bir dejenerasyon tespit ediyorum ve bu durumdan rahatsızlık duyuyorum. Eğitime çok önem vermeliyiz, ülkemizin geleceğinin iyi inşa edilmesi için bunu yapmamız gerekiyor. Tüm sorunlarımızda dönüp dolaşıp geliyoruz ve karşımıza eğitimsizlik çıkıyor. İmkânı bulunan herkesinde okul yaptırılmasıyla ilgili yatırım yapması gerektiğini düşünüyorum. Sizin çok büyük paralarınız olabilir. Eğer bir eğitim yuvasına bir katkı sağlarsanız onun huzuru, mutluluğu anlatmakla ifade edilemez.

Eşimle birlikte köyüme gitmiştik ve bir akşam okula gidelim dediler. Gündüz gidelim dedim. Akşam gidelim diye ısrar ettiler, bende açık söyleyeyim olayı çözemedim. Kaymakamımız, Belediye Başkanımız ve ilçenin ileri gelenleri bizi karşıladılar. Okulun içine girdik ve lambalar söndü. O anda yüzlerce çocuk toplandı çevreme, hepsi ayaklarıma sarılmıştı. Işıklar açıldı ama gördüğüm manzaradan ve bana bakan masum gözlerden, sıcaklıklarından etkilenmemek gibi bir şey söz konusu bile olamaz. Neler hissettiğimi anlatmak için de kelime bulmak çok güç. Çocukların hep bir ağızdan “Mustafa amca hoş geldin.” demeleri ve orada yaşadığım hisleri kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Hayatımın en mutlu günlerinden birisini yaşadım. Neticesinde de o çocukların yazdıkları şiirler, şarkılar, mektuplar var. Zaman zaman, çok bunaldığım ve sıkıldığım zaman o mektupları okuyorum. 30’un üzerinde mektup göndermiş çocuklarım. İnsanı gerçekten çok duygulandırıyor. Sizinle birini paylaşmak isterim; diyor ki: “Mustafa amca; siz bize bir okul yaptırmışsınız. Bir de yatmaya yerler yaptırmışsınız. Yattığımız yerde soba yok ama her yer çok sıcak.” Düşünün bu çocuk kaloriferi bilmiyor. Bizlerin yaşamlarında sıradan şeyler gibi görünen birçok şey onlar için henüz yok bile, yani bilmiyorlar. Şimdi bu insan hayatında yaşaması gereken bir duygu bence. Bunu yaşamadan ne kadar da anlatsanız kelimelerle ifade etmek mümkün değil.